İLETİŞİM

İletişim deyince aklımıza hemen en az iki insanın birbiriyle konuşması gelir. Göndericiyle alıcı arasında niyetli ve amaçlı gerçekleştirilen mesaj içeriğiyle bir üçlemenin yapılandırdığı kavramdır. İletişim kuramlarının temelindeki anlam kişinin iç dünyasını ötekine aktardığı bir süreci ifade etmektedir.

İletişimi zayıf bireyler ise etki yaratabilecek mesajı karşı tarafa aktaramayanlar şeklinde nitelendirilir.

Oysaki iletişim mekanik veya dümdüz bir eylem değil tam tersine döngüsel bir yapıdır. Bir tarafın yerinde söylemlerde bulunamaması, öteki tarafın onunla bağ kuramayarak gönderilen mesajı iç dünyasındaki karşılığıyla eşleştirememesi de iletişimdeki zayıflığın işaretidir. Doğru sözcük, jestlerle ifade edilmesi yeterli gelmez, kullanılan kelimenin, duygunun diğer bireyde anlam bulmasını gerektirir.

Bu şartlar altında iletişimi kendilik ve çevresindekilerle uzlaşma şeklinde tanımlamak belki de daha doğru olacaktır. İnsanın dış dünyada yaşananları anlama, tanımlama, kabullenme sürecini yöneterek iç dünyasındaki çağrışıma kulak vermesi, bunu karşısındakine tam yansıtabilmesi, diğerinin de kendi iç dünyasındaki etkisini algılayıp yanıtlaması bir birim iletişimdir. Birimler bir araya getirildiğinde sohbet yaratılır.

Kişi sohbeti, kendisini yansıtmak kadar kendini tanımak için de kullanır. Duygularını, düşüncelerini kelimelere dökerek başkalarına aktarırken benliğine dair yeni fikirlere, anlamlara kavuşur. Aynı şekilde karşısındakinin onu anladığı, geri bildirim verdiği durumda tekrar özüne dönerek yeni bir değerlendirme yapar. Zihnindeki öz benliğine ilişkin yoruma uygunluğu oranında kabul ya da reddeder. Tüm bu eylemler ise hayattaki anlamına dair farkındalığı kazandırır bireye.

Ergenlerle İletişim Kurmak Zor mudur

Uzlaşmanın gerçekleşmesi, ferdin kendini tanıması, varlığına inanması; ötekinden gelen mesajın saldırı şeklinde nitelendirilmemesi ile mümkündür. Ebeveynlerle çocuklar arsında yaşanan problemlerin kökeninde de çoğu zaman bu yatar. Özellikle ergenlikte, çocuğun aklının erdiği, yetişkin olarak kabullenildiği dönemlerde davranışlarının, söylemlerinin ebeveyne inat yapıldığı algısı bu uzlaşma zemininin güçlü kurulmadığı gerçeğine ilişkindir. Ergen iç dünyasını tanımak, gerçekte kim olduğunu keşfederek kimliğini bulmak amacıyla düşünceleriyle, duygularıyla iletişime geçer. Bu süreçte anne babanın zihnindeki ona dair düşünceleriyle karşı karşıya kaldığında bir çatışma yaşamaya başlar. Bu çatışma öz benliğiyle ilgilidir.

Çocuk hırçınlıktan, çevresindekileri sıkıntıya sokmaktan ziyade kendini bulmak, anlamak, geleceğini özgün kimliğiyle kurmak ihtiyacındadır. İletişimdeki aksamanın altında anne babaların, diğer yetişkinlerin çocuğun yaklaşımını kendilerine saygısızlık, sevgisizlik görmeleri; gerçekte onun büyüme, benliğini anlayıp tanıma amacıyla keskin sınırlar içerisinde iletişim kurma gereksiniminden kaynaklandığının bilinmemesi yatar.

İki ayrı dünyanın insanıymışçasına birbirine yaklaşan bütün fertler tıpkı ebeveyn-çocuk ilişkisine benzer bir etkileşim yaşarlar. Fiziksel manada bir arada ama zihinsel manada birbirinden oldukça uzak ilişkiler kurarlar. Önemli olan arada aşılamayacak mesafeler yaratmadan farklılıkları kabullenmek, gelen etkinin kendi benlik algısında değerini bulabilmektir çünkü farklılıkla beraber insanların ötekilere sunacağı içerikleri de zenginleşecektir.

Bir Olayı Herkes Farklı Algılar

Ya da aynı içeriklerden söz ederken bile beyindeki imgeleri benzer olmayacaktır. Biri muz derken zihninde Anamur muzu canlanıyor, diğeri ithal muz imgeliyorsa-ki çoğu zaman böyledir- iletişimde bambaşka mesajlar gidip gelmeye başlayacaktır.

Her mesaj özneldir. Dış dünyada deneyimlenen aynı olayı herkes farklı algılayacak, kendi dünyasında farklı yorumlayacak, bunu başka bir duyguyla yansıtacaktır.

Kelimelerin içerdiği anlamların bireyin dünyasında değişik yorumlar üretmesiyle iletişimdeki aksaklığa tek başına sebebiyet vermez. Aksaklık, kelimelerin anlam farklılığından değil anlatım biçiminden de kaynaklanabilir.

Dinleyen diğerinin ifadesindeki biçim ve sözcükleri onun dünyasındaki karşılığıyla yorumlamayı başarabilirse uzlaşmanın gerçekleşme ihtimalinin artacağı da kesindir. Kendi öznel dünyalarımızı önemsediğimiz kadar ötekilerin kişisel dünyalarındaki etkilerini kabul etmeye çalışmak birbirimizden değişik düşünebildiğimizin, algıladığımızın onaylanmasını da sağlayacaktır.

Yanlış anlaşılmalar, kesintiler, belirsizlikler hatta sessizlik insanda rahatsızlık duygusu uyandırarak temasın sağlıklı düzeyde ilerlemesine engel olur. Aslında hepsi anlaşmaya zemin sağlar çünkü iletişim sadece sözcüklerle değil, hatta daha çok ses tonu ve beden diliyle gerçekleşir.

Kesintiler veya sessizlik de konuşma araçlarıdır. Kişi susarak pek çok şey anlatabilir. Anlaşılmadığını, anlamadığını, o konuda uzlaşmayacağını dile getirebilir sessizliğin gücüyle. Bununla birlikte sürekliliği diğeri için sinir bozucu olabilir. Fert bununla başa çıkmakta zorlanabilir.

Ama yerinde ve zamanında kullanılan bu ifade biçimi kişileri etkileşime götürecek, yeni bir zeminde anlaşmanın yolunu açacaktır.

Soru sorarak öbürünün düşüncelerini, niyetlerini açıklamasına imkan tanımakla iletişim güçlü, tesirli bir seviyede tutulabilir, yanlış anlaşılmalar düzeltilebilir. Sonuçta yanlışlar doğruları bulabilmemiz için güçlü araçlardır. 

Kelimelerin öznel dünyada sahip olduğu anlamlarla üretildiğinin farkındalığı, diğerini ihmal etmemek ve önemsemek taraflar arasında yapıcı, pozitif, geleceğe yönelik sağlıklı yaklaşımlardır. Tersi durumlar söz konusu olduğunda güç gösterisi, iktidar yahut kimlik sorununu ortaya koyar.

Birey önce kendini dünyanın merkezinde görür, çevresini kendi gözlerinden tanır, öz benliğinin tanımıyla kimliğini ayırt eder. Daha sonra çevresindeki tüm nesnelerin kendilerine özgü dünyaları olduğunun ayırdına varır. Etkileşimlerde bir taraftan varlığını ortaya koyarken ötekinin varlığını da kabullenmesi gerektiğini anlar. Bu kabullenme uzlaşmayı ve birbirini etkilemeyi sağlar.

Diğerinin varlığını, düşünce, duygularını reddeden ise uzlaşmayı başaramayarak ilişkinin dışında kalır.  Büyümenin, iletişim kurmanın gerektirdiklerini gerçekleştirmediği için beslenmeye muhtaç kalır. Beslemeyenlere tepki göstererek reddeder, aitlikten tekilliğe geçer.

Farklılıkları ve benzerlikleri tehdit veya kabul edilebilir görmekten vazgeçip kişiye özgü olarak değerlendirebildiği andan itibaren “Biz ben olur, ben biz.”

İletişim fertlerin birbirlerine yönelmeleri ile kurulur, birbirlerinden uzaklaşmaları ile sonlanır. Fiziksel mesafeden ziyade duygusal kesintiler sonlanmaları hızlandırır. Duygusal eğilim kişiler arasındaki iletişimin sağlıklı ilerlemesiyle artar.

Bireyin varlığı hayatın anlamına, bu anlam içinde kendi yerini bulmasına, çevresi tarafından kabul edilmesine bağlı olduğuna göre kesintisiz iletişim insanın en büyük ihtiyacıdır. Anlamın içeriği kişinin deneyimlediği durumlarla değişim göstereceğinden yeni yorumlar üretmek gereklidir. Anlaşılmamak ve anlamamak iletişimin sona ermesi demektir.

Young man with beard wearing baseball uniform looking confident with smile on face, pointing oneself with fingers proud and happy.

İnsan söyledikleriyle kendisi, diğerleri ve çevresindeki bütün nesnelerle arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendirdiğini, kendisi için önemini, bu ilişkiye göstereceği özeni belirtir. Benliğine fayda sağlayacağını hissettiği varlıklarla etkileşimi nasıl devam ettireceğine dair seçimler yapar.

Özünü tanımasının, tanıtmasının, hayatını sürdürmesinin yolu iletişim için yaptığı seçimlerinden geçer. Yirminci yüzyıl Rus düşünürü Mikhail Bakhtin demiştir ki: “Var olmak söyleşimsel biçimde iletişmektir.” Söyleşi sona erdiğinde her şey sona erer.

Öyleyse iletişim ve ilişkinin insanın varlığının ayrılmaz parçası olduğunu unutmadan onları güçlendirerek sağlıklı, mutlu hayatları deneyimleyelim.

Paylaş

Yanıtla

Your email address will not be published. Required fields are marked *